21. Yüzyılda Eğitim Nasıl Olmalıdır?

Küreselleşme ile birlikte ulus-devleti meşru kılan teorik değerler sorgulanmaya başlanmış, soğuk savasın sona ermesiyle de, ideolojiler arası düşmanlıklar anlamını yitirmiştir. Yirminci asırda mevcut olan hemen bütün ulusların eğitim sistemlerinde, milliyet, din farkı, coğrafi farklılıklar karşılıklı olumsuz tavırlara sebep olmuş, ulusal kütlelerde düşman uluslar konusu, ulusların birlik ve bütünlüğü için vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Yeni nesillere, birikmiş mevcut bilgiyi aktarma ve ahlaki değerleri yerleştirme gibi temel misyonu olan eğitim ve öğretim kurumlan, bunun yanında, diğer milletleri ve farklı dinlerdeki insanları sevmeme, hatta onlardan nefret etme görevini de üstlenmiştir. Bu düşmanca yaklaşımı, tarih kitaplarında ve sosyal bilimlerin bazı kollarında görmek mümkündür.

Ancak, ulus kültürünün, kendisinden olmayanı dışlama ve sevmeme doğması, bütün insanlığa zarar verdiği gibi ulusun kendisine de fayda vermemiştir. Gönüllere zerk edilen nefret duygusu, bu sefer kendisine dönmüş, bir ulus içindeki farklı din ve etnisiteler arası düşmanlığa dönüşmüştür. çünkü kin ve nefreti meşru kılan bir eğitim şekli, bu duyguların, bir şekilde, doyum için su yüzüne çıkması gerektiğini tahmin etmeliydi. Ulusal devletler, düşman milletler için tezgahladıkları bu irrasyonal dürtülerin bizzat kendilerine zarar verdiklerini görünce, bunu telafi için başka bir yanlışı işlemişlerdir. Bu sefer, farklılıkların aslında yüzeysel olduğunu iddia etmişler, mesela farklı etnisitelerin varlığını kabul etmek yerine, bu etnisitelerin bir ana ırkin kolları olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ne var ki, bu iddiaya kendileri de inanmamışlardır. Neticede, farklı aidiyetlerin bir arada yaşamaları için elzem olan tolerans ve hoşgörü ortadan kaybolmuş, aynı topraklarda yasayan insanlar birbirine düşman edilmiştir.

Bunun dışında, ulus devlet kültürü, milli kahramanlar yaratmış, bunlara insanüstü nitelikler yakıştırarak, yeni nesillerin bilinçleri üzerinde çekilmez bir sıklet bırakmıştır. Vatan, bayrak gibi kavramları fetiş simgeler haline getirerek, insanın kıymetini düşürmüş, insan mutluluğunu beşeriyetin ana hedefi olmaktan çıkarmıştır. insani, kendi ürünü olan değerlere feda etmek suretiyle, insana yapılabilecek en büyük kötülüğü yapmıştır.

Ulus devlet kültüründen kaynaklanan bu patolojik eğitim modelinden kurtulmak için, yeryüzündeki kıtaların ve her tür milletin birbirine yaklaştığı çağımızda, aidiyet anlayışımızda köklü bir değişikliğe gitmemiz gerekmektedir. Irksal, dinsel, kültürel ve coğrafi aidiyetlerin vurgulanmasının, insanlar arasında kin ve nefrete yol açtığı artık bir vakıadır. Yerkürede var olan tüm beşeriyetin, barış içinde ve kardeşçe yaşaması amaç ise, insan merkezli bir eğitim projesinin bütün kültürlerde benimsenmesi şarttır. Bu insan, ırkı, dini yeri ne olursa olsun kıymetini koruyan insandır ve daima merkezdedir. Böyle bir dünya görüşünde dinsel, ulusal ve mahalli değerler yerine hümanist global değerler esastır. İnsanin esas aidiyeti ise bu değerlere bağlılıktadır.

 

İdeal bir eğitim, zamanının gereklerini yerine getiren eğitimdir. Yirmi birinci asra girerken, bir önceki asırda egemen olan birçok sosyal değer önemini yitirmiş, onların yerini yeni değerler almıştır. Bu değerlerin ne olduklarını belirtmeden önce, eğitimde temel olan fen ve sosyal bilimlerin ne şekilde verilmesi gerektiği üzerinde duralım: Eğitim sisteminin çeşitli seviyelerinde fen eğitiminin en etkin biçimde nasıl verilebildiği başlı başına büyük bir sorundur. Fen bilimleri genelde, doğayı anlamak ve sayısal olarak ölçmek olduğundan, bu tür bir eğitimde, kültür farkları fazla bir önem arz etmez. Yani Amerika’da veya Uzak Doğudaki bir ülkede, fen bilgisinin en verimli şekilde aktarıldığı bir metot, Türkiye’de      de uygulanabilir. Mesela, eğitim sistemimizde, matematik ve fizik öğretiminde, ağırlıklı olarak uygulanan ezberletme yöntemi, diğer ülkelerde uygulanan metotlarla karşılaştırılıp değiştirilebilir. Çünkü analitik bir kavrayışla formülleri anlamayıp ezberleyerek hafızada tutan öğrenci, konuyu anlamamıştır. Aynı formülü başka bir problemde kullanmakta zorluk çeker. Hâlbuki her formülün gerisindeki gizemli gibi görünen orantılar, açıklığa kavuşturulup öğrenciye takdim edilirse, öğrenci, konuyu temelinden öğrenir, bildiğini de defalarca tekrarlamaya gerek duymaz. Hem bu şekilde verilen analitik öğretme metodu, öğrencinin zihnen gelişmesini sağlayacaktır.

Eğitim sorununun diğer ayağı olan beşeri bilimlerin öğretimine gelince, asıl burada söylenecek sözlerim var. Edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefe gibi disiplinler, öğrencinin dünya görüşünü oluşturan öğelerdir. Birçok etik ve sosyal değer bu bilimler yoluyla öğrenciye aktarılır. Öğrenci doğaya, insanlara, olaylara ve hatta matematik, fizik ve astronomi gibi  fen bilgilerine, beşeri bilimlerden aldığı ölçülerle bakar. Bir eğitim modelinde hedef olarak belirlenen ideal birey, bu bilgilerin veriliş metoduyla ilgilidir. Eğitimi alan öğrenci, verilen bilgilerin aktarılış şekline göre ya katı, bağnaz ve bağımlı olur veya esnek, yeni ve farklı bilgileri kabule yatkın, bağımsız bir kişilik olarak yetişir.

Eğitimde her şeyden önce öğrencinin bilincine ve muhakeme gücüne güvenilmelidir. Öğrencinin, hocasının aklıyla düşünmesini engellemek gerekir. Sosyal bilimlerde yüzde yüz doğrular olmadığı için, öğrenciye verilen bilgilerde öğrencinin şüphe edip bu bilgiyi sorgulaması doğaldır. Buna müsaade etmek gerekir. Bilgi alışverişinde şüpheye işlerlik kazandırılması, bilginin doğmaya dönüşmemesi için kaçınılmaz bir husustur. Aksi halde bu bilgiler, mutlak bilgiler olarak algılanır. Bu durum, ileride, bu alandaki yeni bilgilere kapalı kalacağı gibi, kendisi gibi düşünmeyenleri yanlış yolda görür. Böyle düşünen bireylerden oluşan bir toplumda, kanaate ve bilince dayanan bir uzlaşma yerine, ancak kanuna dayalı zoraki bir birliktelik söz konusu olabilir.

Sosyal bilimlerdeki rölatif bilgi ve değerler sunulurken, bu tür bilgilerin doğasından kaynaklanan antitez versiyonlarını mutlaka vermek gereklidir. Mesela, kapitalizmin ne olduğu öğretilirken, bunun karşıtı olan komünizm de orijinal metinlerinden verilmelidir. Dinin ve inancın insan yaşamındaki yeri ve önemi anlatılırken, bir dinsizin ve ateistin din karşıtı görüşlerine aynı samimiyetle yer verilmelidir. Böylece, öğrencinin, din ve inanç hususunda seçim yapması, kendisine bırakılmalıdır. Böyle bir özgür ortamda bilincini zenginleştiren öğrenci, kendi adına bir seçim yaparken, kendisinden farklı bir seçim yapan arkadaşına bu hakkı tanır. Kendisinden daha farklı bir karar verdiği için ona düşman olmaz. Onlara bir arada tutan özgürlüktür, bireysel bağımsızlıktır. Özgürlüğün sağladığı beraberlik ve dayanışma, bir doğmada ittifak etmekten daha güçlü ve daha insancadır.

Çağdaş eğitimde gözetilmesi gereken diğer bir husus da, insan kıymetinin her şeyin üstünde tutulmasıdır. Sami dinlerindeki tevazu prensibi ve tanrı huzurunda insanın hiçliği inancı, hiçbir zaman, insan değerinin kaybına yol açmaması gerekir. Mesela Aristo etiğinde savunulan, bireyin kendini yüce bir varlık ve değerli bir kişilik saymasına izin verilmesi, böylece insanlar arası saygı ve sevginin artmasının sağlanması, eğitimin bir prensibi haline getirilebilir. Bunun bir anlamı, insandan daha kıymetli bilinen kutsal kavram ve nesnelerin, insan karşısında değer kaybetmesi demektir. Çünkü bir kültürde insanın kendisi yerine, ihdas ettiği kavram ve varlıklar, insandan daha büyük kıymet kazanırlarsa, kendisi bundan zarar görür. O sanal kutsallıkların altında ezilir. Onlara kendini kurban eder. Bu, pek fark edilmeyen bir intihar türüdür.

Bir insan kutsallara feda edilmeyeceği gibi, başka bir insana da feda edilmemelidir. İnsanüstü vasıflarla nitelenen bir insan, diğer tüm insanlara haksızlık eder. Kimse kimseden üstün değildir. Üstünlük ancak erdemle mümkündür. Bu erdem de ancak insanca bir erdemdir. İnsan kapasitesini aşan tanrısal erdemler şaibeli erdemlerdir. Bir insan her bakımdan erdemli de olamaz. Bazı hususlarda diğer bir insandan ileri iken diğer bir konuda geridir. İnsanın zaaflarla donatılmış olması, insan olmasının esasındandır. Bir insanın zaaflarından bahsedilmiyorsa, iyilikleri de şüphe altında kalır. Bir kişiliğin komple tarifi, iyi ve kötü haslet ve eylemlerinin bir arada dökümünden ibarettir. Tarihsel bir kişiliği veya dindar bir azizi anlatırken, insan sınırını aşmamak gerekir. Sınırı zorlayan anlatımlar, gençler üzerinde bir baskıya dönüşür; onu, bilinçsel köleliğe sürükler. Bir insanı melekler seviyesine yüceltip taltif etmek, insanlık adına yüz karasıdır. İnsanlığa çok şey kaybettirir.

Etik değerlerin anlatımına gelince, her şeyden önce ahlaki erdemlerin teorik değil, pratik bir alan olduğunu bilmek gerekir. Etik tavır ve fillere sahip olmayan bir ahlak hocası, etik konuların felsefi esaslarını, teorik olarak ne kadar anlatırsa anlatsın, öğrenciye faydası olmaz. Diğer taraftan, erdemli tavır ve davranış sahibi bir öğretmen, hangi dersin hocası olursa olsun, öğrenci üzerinde daha etkilidir.

Ahlak konusunda söylenecek başka bir söz ise, taklit ahlakıdır. Etik davranışı görüp ondan etkilenmek, etik kişiliği geliştirmek için esastır. Etiğin teorik bir disiplin olmadığını söyledik. Etik, hareketlerle ilgilidir. Ancak bir etik davranışın aynısını taklit etmek, etik bir hareketin tekrarlanması demek değildir. Etik bir fiili gözlemleyen bir kişinin, bu davranıştan alacağı şey, etik kuraldır. Yani, karşıdaki kişiyi bu davranışa sürükleyen ahlak kuralını yakalamaktır. Yoksa davranışın görünür tarafını algılayıp aynısın tekrarlamak değildir. Bu sebeple, bir erdemli kişinin peşinden gitmekle erdemli olunmaz. Çünkü her erdemli davranış, bireyin iradesinin ahlak kuralına uyması sonucu ortaya çıkan fiildir. Bu fiil yenidir ve benzeri yoktur. Dolayısıyla, tüm ahlaki eylemler, aynı kurala bağlı olmakla beraber, birbirinin aynısı değildir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, ahlak eğitiminde, taklit ve pragmatik sonuçlara dayanan eğitimden vazgeçip, ahlak yasasını esas alan bir yetiştirme modeline geçmek gereklidir kanaatindeyim.

Çağdaş eğitim konusunda söylenebilecek başka bir husus ise, kültürlerin birbirine    bu kadar yaklaştığı bir çağda, ulusal değer ve yerel hasletlerden küresel değerlere geçiş zorunluluğudur. Başka kültürlerdeki insanlarla kaynaşıp kardeşçe birlikte yaşamak için, ulusal değerleri üstün tutup yabancı medeniyetleri hor gören bir eğitimi artık bırakmak lazımdır. Tarihte geçmiş olan savaş ve anlaşmazlıkları canlı tutarak, milletler arasında kin ve nefreti beslemek, ideal bir insanı yetiştirme amacına ters düşmektir. Bu konuda yapılması gereken şey, tarih kitaplarının, insanları ve barışı seven, temiz ruhlu tarihçiler tarafından, yeniden yazılmasıdır.

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Okul Öncesi Eğitim Neden Önemli?

Çar Eki 9 , 2019
  Okul öncesi  eğitim, hem programı hem de felsefesiyle ilköğretim ve sonraki eğitim kademelerinden farklılaşmaktadır. Okul öncesi eğitim “ilkokula” hazırlık süreci gibi görülmenin ötesinde aslında “okulun” kendisidir. Okul  öncesi eğitim, çocuğun tüm  gelişim  ve deneyim alanlarını desteklemenin yanısıra, çocuğa, bireysel gelişimine ve gereksinimlerine uygun bilgi ve beceri kazandırmayı amaçlar. Okul […]